| PADİŞAH İLE İHTİYAR ÇİFTÇİ
Gülistan'dan
Bir gün padişahlar
padişahı av için şehirden uzaklaşmış. Yolda giderken pek çok insanın
çalıştığı bir tarla görmüş. Merak edip yanlarına yaklaşmış.
Oradaki insanların
arasında yaşı doksanı geçkin bir ihtiyar varmış. Bu ihtiyar toprağa bir
şeyler ekiyormuş.
Padişah:
- Ne ekiyorsun ihtiyar?
diye sormuş.
İhtiyar çiftçi başını bile
kaldırmadan cevap vermiş:
- Baharda yeşermesi için
ceviz dikiyorum.
Padişah kahkahayla gülmüş.
- Fakat sen çok
ihtiyarsın. Şurada iki günlük ömrün kalmış. Neden uğraşırsın? demiş.
Bunun üzerine ihtiyar
başını kaldırmış:
- İnsanlar ekip dikmekle
zarar etmezler. Başkaları ektiler; biz yedik. Şimdi de biz ekelim;
başkaları yesin, demiş.
Padişah bu cevabı çok
beğenmiş. Hemen yanındaki adamına dönerek:
- Bu ihtiyara bir kese
altın verin, diye emretmiş.
İhtiyar altınları almış
ve:
- Gördünüz mü? demiş,
benim ağacım daha büyümeden meyve verdi!
ODUNCU
İLE İHTİYAR ADAM
Oduncunun biri ırmak
boyunda odun keserken baltasını düşürmüş. Ne yapsın? Oturmuş, başlamış
ağlamaya. O sırada oradan geçen ihtiyar bir adam oduncunun haline acımış.
Irmağa dalmış, bir altın balta çıkarmış. “Bu mu senin baltan?" diye
sormuş. Oduncu “Bu değil" demiş. İhtiyar adam yine dalmış, bir gümüş
balta çıkarmış. Oduncu “Bu da değil" deyince ihtiyar adam sudan asıl
baltayı çıkarmış.
İhtiyar adam oduncuya
doğru söylediği için mükafat olarak altın balta ile gümüş baltayı da
vermiş.
Oduncu evine dönünce
başından geçenleri komşusuna anlatmış. Komşusu onu kıskanmış. Ertesi gün
ırmak boyuna gitmiş. Baltasını suya atmış. Sonra başlamış ağlamaya.
İhtiyar adam hemen gelmiş.
“Nedir senin derdin?"
diye sormuş. Durumu öğrenince ırmağa dalıp bir altın balta çıkarmış. “Bu
mu senin baltan?" diye sormuş.
Oduncu çok sevinmiş.
“Evet, bu!" demiş. Ama ihtiyar adam onun yalancılığına çok kızmış.
Altın baltayı vermediği gibi, asıl baltasını da sudan çıkarmamış.
ALAKARGA İLE KUŞLAR
Ormanlar kralı
arslan kuşların da bir kralı olsun istemiş. Bir gün bütün kuşları
karşısına çağırmış. “İçinizden en güzelini seçin; size kral olsun"
demiş.
Bunu duyan
kuşlar su başına gitmişler. Güzelleşmek için yıkanmışlar, taranmışlar. Ama
alakarga ne kadar yıkansa, ne kadar taransa yine de güzelleşemeyeceğini
anlamış. Hemen bir kurnazlık düşünüp öteki kuşlardan düşen tüyleri
toplamış. Sonra hepsini birer birer başına, sırtına, bacaklarına takmış.
Kuşların kral
seçecekleri gün gelip çatmış. Hepsi arslanın huzuruna gitmişler. Alakarga
durur mu? O da varmış arslanın karşısına. Arslan kuşlara uzun uzun bakmış.
Alakargayı göstererek “Doğrusu en güzeliniz bu. Ben size onu kral
yapacağım" demiş.
Kuşlar bunu duyunca
alakarganın üstüne atılmışlar. Her biri kendi tüyünü bulup geri almış.
Alakarga yine alakarga kalmış. Hilesi meydana çıkınca da çok utanmış.
TARLA
FARESİ İLE EV FARESİ
Tarla faresi
ile ev faresi arkadaş olmuşlar. Bir gün tarla faresi ev faresini yemeğe
çağırmış. Ev faresi gelmiş, ama bakmış ki sofrada biraz otla biraz
buğdaydan başka bir yiyecek yok, yüzünü buruşturmuş.
Tarla faresine dönerek
"Arkadaşım, bu senin yaşamana yaşamak denmez. Buna yoksulluk denir.
Bense, bolluk içinde yaşıyorum. Sen de benimle gel. Bizim evdekileri
paylaşıp ikimiz de gül gibi geçiniriz." demiş.
Hemen kalkıp yola
koyulmuşlar. Ev faresi arkadaşına buğday çıkarmış, incir, peynir, bal,
yemiş çıkarmış. Tarla faresi ömründe hiç bu kadar yiyeceği bir arada
görmemiş. “Ben ne ettim de bugüne kadar tarlalarda kaldım?" diyerek
dövünmüş. Tam yemeğe oturacakları sırada bir adam gelmiş, kapıyı çalmış.
İki fare gürültüden korkup her biri bir deliğe girmiş.
İncirden tadacaklarmış; bu
sefer de başka biri odadan bir şey almaya gelmiş. Yine bir deliğe
kaçmışlar. Bunun üzerine tarla faresi karnının açlığını unutmuş.
Arkadaşına dönerek "Arkadaşım, demiş, sen bolluk içinde yiyip
içiyorsun, ama türlü tehlikeler ve korkular geçiriyorsun. Ben gidip
buğdayla arpamı yiyeyim. Az da olsa, gönül rahatlığı ile yerim"
demiş.
Böylece tarla faresi
tarlasına dönmüş. Bir daha da halinden hiç şikayet etmemiş.
GRAMERCİ ILE GEMİCİ
(Mesnevî'den)
Bir gün bir dil
bilgini gemiye binmiş. Kendini överek "Sen hiç gramer okudun
mu?" demiş gemiciye.
Gemici “Hayır
" deyince, "Ömrünün yarısı boşa gitti!" demiş.
Gemici bu söze
biraz kızmış, ama susmuş ve cevap vermemiş.
Derken sert bir
rüzgar çıkmış ve gemiyi girdaba düşürmüş. Denizci dil bilginine bağırarak
"Yüzme bilir misin?" diye sormuş.
Dil bilgini
"Bilmiyorum" deyince denizci “İşte şimdi ömrünün hepsi gitti.
Çünkü gemi birazdan girdaba dalacak ve batacak!" demiş.
FARE İLE DEVE
(Mesnevî'den)
Bir fare
bir devenin yularını eline almış; kibirle “Durma, yürü bakalım"
demiş.
Uysal
deve yürümeye başlamış. Fare de kendini pehlivan sanmış.
Deve
farenin düşüncesini anlamış ve içinden "Sabret, şimdi ne olduğunu
görürsün " demiş.
Birlikte
yürümüşler. Gide gide ancak bir filin geçebileceği büyük bir nehre
gelmişler. Fare orada durakalmış.
Deve
"Ey şamatacı arkadaşım! Niye durdun? Neden şaşırdın? Hadi nehirde
yürü bakalım. Sen benim kılavuzumsun. Hadi hızlı yürü " demiş.
Fare
"Ya nehrin suyu derinse, batıp boğulmaktan korkarım " diye cevap
vermiş.
Deve “Ben
suyu bir kontrol edeyim " diyerek hemen suya yürümüş ve ayağını
daldırmış. Sonra "Su dize kadar. Niçin böyle şaşırdın? Aklın başından
gitti! " diye sormuş.
Fare
"Bana ejderha olan sana karınca gibi gelir. İki diz arasındaki fark
açıkça belli. Su senin dizine kadarsa, benim başımı yüz arşın geçer "
demiş.
O zaman
deve "Öyleyse bir daha böyle küstahlık etme. Yoksa çok sıkıntı
çekersin. Kendin gibi farelere karşı kibirlen" demiş.
Fare
"Çok pişman oldum. Özür dilerim. Sudan geçmek için bana yol gösterir
misin ?" deyince deve acıyıp "Haydi hörgücüme sıçra "
demiş.
Fare
devenin hörgücüne sıçramış ve birlikte nehrin karşı kıyısına geçmişler.
ANADOLU VE
ÇİN RESSAMLARI
(Mesnevî'den)
Bir gün
Çinliler resimde daha usta olduklarını iddia etmişler. Anadolulular da
“Bunda biz daha kuvvetliyiz." demişler.
Devrin padişahı
"Hanginizin daha usta olduğunu anlamak için imtihan etmek
gerek." demiş.
Çinliler ve
Anadolulular hazırlanmışlar. Anadolulular daha ustaymışlar.
Çinliler
"Birer odaya girip ayrı ayrı resim yapalım." demişler.
Arasında perde
olan karşılıklı iki oda varmış. Birine Çinliler, diğerine de Anadolulular
çalışmak üzere geçmişler.
Çinliler
padişahtan yüz renk boya istemişler. İstenilen boyalar verilmiş onlara.
Anadolulu
ressamlar "Ne boya ne renk ister. Bunlar pas gidermeye yarar."
demişler. Kapıyı kapayıp perde ötesinden odayı cilalamış, bir güzel
parlatmışlar.
Çinliler
işlerini bitirmişler. Artık açıkça övünüyorlarmış.
Padişah gelip
Çinlilerin yaptıklarını görünce aklı başından gitmiş; hayretler içinde
kalmış. Sonra Anadoluluların tarafına dönmüş. Aradaki perdeyi kaldırmışlar
ki bir de ne görsünler? Karşı odadaki güzel resimler olduğu gibi karşıdaki
cilalı duvara yansımış. Resimler daha da güzel görünüyormuş.
Bunun üzerine
padişah "Çinlilerin resimleri çok güzel, ama şu duvardaki resimler
çok daha güzel!" demiş.
AK BENEKLİ
Çoban Ali her gün erkenden
kalkar, koyunlarını otlatmaya giderdi. O sabah da şafak sökmeden uyandı.
Yatağının içinde iyice gerindi, uzun uzun esnedi. Kuzu postundan yapılmış
tüylü yeleğini giydi. Alelacele yalınayak kulübesinden dışarı çıktı.
Ağılın kapısını açtı. Sopasıyla birer birer hepsinin kuyruğundan dürttü.
- Hadi bakalım tembeller!
Düşün yola!
Koyunlar, kuzular Ali'yi
görünce sevindiler, meleştiler. Ak benekli olanı Ali'nin kucağına atladı,
yanaklarını yalamaya başladı.
Ali Ak Benekli'yi çok
şımartmıştı. Ak Benekli doğduktan iki gün sonra ayağını taşa çarpmış,
yaralanmıştı. Zavallı pek minik olduğu için bir türlü iyileşememişti. Ali
gece gündüz onun yanından ayrılmamış, aşağı köyde oturan Senem Nine'nin
otlardan yaptığı merhemleri süre süre iyi etmişti Ak Benekli'yi. İşte o
gün bu gündür Ak Benekli'yi diğerlerinden bir başka tutar, bir başka
severdi Çoban Ali.
Düştüler yola.
Çoban Ali Ak Benekli
kucağında, elinde sopa , arkada diğerleri çıngırak sesleriyle kah
koştular, kah durdular. Dere boyuna geldiler.
Güneş yükseldi; parladı.
Çoban Ali “Ah bir ağaç
olsaydı sırtımı yaslayacak, gölgesinde serinleyecek! " dedi. Böyle
derken Ak Benekli'yi kucağından indirdi. Cebinden kavalını çıkarıp başladı
çalmaya. Yere, kuru toprağa çömelmiş, çalıyor da çalıyordu Çoban Ali yanık
yanık.
Dere boyunda az ilerde Senem
Nine'nin kulübesi vardı. Kimsesizdi zavallı kadıncağız. Bir zamanlar Çoban
Ali kadar bir torunu olduğunu söylerler köylüler. Kimse bilmez Senem
Nine'nin torununa ne olduğunu.
Kimi "Öldü; öldü. Ben
biliyorum", kimi de "Kayboldu; kaybolmuş galiba." der, ama
kimse sormaya cesaret edemez Nine'ye.
Bir gün biri soracak olmuş;
Nineciğin gözlerinden seller gibi yaşlar akmış akmış da hiçbir şey
söylememiş.
Yalnız Çoban Ali onun “Ah
onlar gelmeden her şey ne kadar güzeldi! Herkes ne kadar mutluydu!"
dediğini duymuştu çoğu kez.
"Kimler nine? Kimler
geldi buraya?" diyecek olsa Çoban Ali, “Hiç, hiç kimse. Sen bana
bakma oğulcuğum. Kendi kendine konuşan bir ihtiyarım işte ben " der,
geçiştirirdi Senem Nine.
Çoban Ali bir yandan
kavalını çaldı, bir yandan bunları geçirdi aklından. "Zavallı Senem
Nine!" diye mırıldandı.
Ak Benekli Çoban Ali'nin
üzüldüğünü anladı. Yanına gelip başını onun dizlerine dayadı. Çoban Ali
sevdi, okşadı Ak Benekli'yi.
Güneş iyice yükseldi. Öğle
oldu. Çoban Ali'nin karnı acıktı. Yerinden doğruldu. İki elinin işaret
parmaklarını ağzına götürdü, keskin bir ıslık çaldı. Bunun üzerine bütün
koyunlar toplaştılar, meleştiler. Çıngırak sesleri birbirine karıştı.
Senem Nine kulübesinden
çıktı. Elini salladı.
- Çoban Ali; gel; taze çörek
yaptım.
Çoban Ali sevincinden iki
kez takla attı.
- Yaşşaa nineciğim!
Nine iki büklüm, Çoban
Ali'ye hizmet ediyordu. Çörekler getirdi, ayran yaptı.
Ali ağzını çöreklerle
doldurdu. Ak Benekli'yi de yanına çağırdı.
Senem Nine onların karşısına
geçti, oturdu. Gözlerinden iki damla yaş aktı.
- Hey Çoban Ali! Oğulcuğum.
Torunum da yaşasaydı, senin kadar olacaktı. Ah onlar gelmeseydi, o
adamlar! Her şey ne güzeldi!
Çoban Ali yerinden ok gibi
fırladı:
- Söyle nineciğim. Söyle,
kimler geldi? Hangi adamlar? Ne olur anlat nine! Torununa ne oldu?
Ali böyle haykırırken Senem
Nine'nin dizlerine kapanmış, sımsıkı onun ellerinden tutuyordu.
Senem Nine ağlıyor, bir
yandan da Çoban Ali'nin saçlarını okşuyordu.
- Peki Çoban Ali.
Anlatacağım oğulcuğum.
Ali ninenin yanına çöktü. Ak
Benekli sanki olağanüstü bir şeyler olduğunu anlamış gibi bir nineye, bir
Çoban Ali'ye bakıyordu. Çoban Ali Ak Benekli'yi çekti, kucağına oturttu.
Nine bir eliyle gözyaşlarını
sildi. Başını kaldırdı. Dere boyunun iki yanını gözleriyle uzun uzun
taradı.
- Çoban Ali, şuraları
görüyor musun?
İşaret parmağıyla ta
uzakları gösterdi. Yine devam etti:
- İşte buraları bir zamanlar
yemyeşil ormandı. Çamı, kavağı, meşesi; ne ağaçlardı onlar! Dallarında
cıvıl cıvıl kuşlar öterdi... Gölgelerinde köylüler serinlerdi. Mis gibi
havasını ciğerlerimize doldururduk. Kuraklık nedir bilmezdik. Bereketli
yağmurlar yağardı hep. Kışın kar yağıp da ilkbaharda erimeye başlayınca
dere dolup taşardı. Ama o güzelim ağaçlar bizleri selden korurdu.
Çoban Ali merakla sordu:
- Eee nineciğim, ne oldu o
güzelim ağaçlara?
Senem Nine hırsla kalktı.
Bir elini yukarı kaldırıp yumruğunu sıktı:
- Onlar geldiler, o baltalı
adamlar Çoban Ali. Yıktılar, devirdiler ağaçlarımızı. Söktüler
köklerinden. Sanki canlarımızı da aldılar gittiler. O gün bu gündür bu
toprak çorak, bu toprak kurak...
Çoban Ali yine sordu :
- Torununa ne oldu nine?
Senem Nine yine çöktü yere.
Başını iki yana salladı. Kısık bir sesle:
- O kış çok kar yağdı Ali
buralara, dedi. İlkbahar geldi. Dağlardaki tepelerdeki karlar başladı
erimeye. Bu dere doldukça doldu. Doldu da taştı. Sel bastı her yeri. İşte
benim minik torunumu da o sel aldı gitti... Gidiş o gidiş...
Çoban Ali'nin gözleri
kocaman açılmış, rengi sapsarı olmuştu. Sanki bir şeylerden korumak
istiyormuş gibi Ak Benekli'yi sımsıkı sardı, göğsüne bastırdı. Göz
pınarlarından damla damla yaşlar yanaklarına süzülüyordu. "Nineciğim,
zavallı nineciğim benim!" dedi.
Senem Nine çocuğu üzdüğünü
anlayıp gülümsemeye çalıştı. "Hadi Çoban Ali, kalk. Derle toparla
sürünü. Seni üzdüm oğulcuğum." dedi.
Çoban Ali bugünden sonra
Senem Nine'nin anlattıklarını hiç unutmadı. Günler, geceler boyu hep
düşündü durdu.
Yaz bitti; sonbahar geçti;
kış geldi. Lapa lapa kar yağdı. Öyle yağdı ki Çoban Ali günlerce sürüsünü
çıkarıp otlatamadı. Yalnızca Ak Benekli'yi yanından hiç ayırmadı.
Bazı geceler Çoban Ali
neşelenir, ocağın karşısına geçer, kavalını çalardı. Ak Benekli o zaman
zıplar da zıplar, onun neşesine katılırdı. Ali'nin canı bir şeye sıkılacak
olsa Ak Benekli de hüzünlenirdi. Böyle kuvvetli bir dostluk vardı
aralarında.
Günler, geceler geçti.
İlkbahar geldi. Çoban Ali sevindi. Ak Benekli zıplayıp dans etmeye
başladı. Sürü indi dere boyuna. Meleştiler, otladılar. Senem Nine onları
gördü; seslendi :
- Çoban Ali... Gel, çörek
yaptım.
Sarıldılar, nineyle
öpüştüler.
Nine "Ak Benekli
görmeyeli ne kadar büyümüş! dedi.
Güneş parlıyor, karları
eritiyordu. Dere coştukça coşuyordu.
Ertesi gün Çoban Ali yine
sürüsünü otlatıyordu. Öğle vakti yaklaştı. Senem Nine'nin kulübesinin
kapısı hala açılmamıştı.
Çoban Ali merakla koştu.
Kapıyı çaldı.
- Nine; benim. Çoban Ali. Aç
kapıyı.
Biraz sonra nine kapıyı
açtı. Yüzü solgun, sapsarıydı. Gözlerinde korku vardı.
- Ne oldu nineciğim, hasta
mısın?
Nine Çoban Ali'nin üzerinden
dereye doğru baktı. "Korkuyorum Çoban Ali; korkuyorum!" dedi.
- Neden nine?
- Dere hoşuma gitmiyor.
Taşacak gibi. Yine felaket getirecek gibi.
Çoban Ali geriye döndü. Dere
gürültülü sesler çıkarıyor, taştıkça taşıyordu. Korkuyla yanına baktı. Ak
Benekli yoktu. Koşarak sürünün yanına geldi. "Ak Benekli neredesin?
" diye bağırdı.
Zavallı hayvanlar derenin
sesinden ürkmüşler, taşan sulardan korunmak için bir oraya bir buraya
kaçışıyorlardı.
Çoban Ali yine seslendi: Ak
Benekli ! Ak Benekli!
Kavalını çıkardı, çaldı Ak
Benekli duyar da gelir diye. Ama ne gelen vardı ne giden. Zaten suyun sesi
yükselmiş, hiçbir şey duyulmaz olmuştu.
Senem Nine de kulübesinden
çıktı; Ali'nin yanına geldi. "Çoban Ali, durma buralarda. Kaç, sürünü
kurtar. Sel başladı " diyordu. Bir yandan da “Ah yine o
felaket!" diye ağlıyordu.
Çoban Ali durmadı, koştu.
Dere boyu sulara bata çıka koştu. Hem koşuyor hem sesleniyordu:
- Ak Benekli, Ak Benekli! Ak
Benekli!
O da sulara daldı. Kayboldu
gitti ta ki aşağı köylüler onu bulup kurtarana dek.
Ak Benekli'yi sel alıp
götürmüştü. O günden sonra Çoban Ali'nin yüzü hiç gülmedi. Her gün dere
boyuna inip "Ak Benekli! Ak Benekli!" diye ağladı.
Yaz geldi, sular çekildi.
Çoban Ali yine dere boyuna inmiş ağlıyordu.
- Ak Benekli nerdesin?
Omuzuna biri dokundu. Çoban
Ali sıçradı, döndü. Senem Nine'yi gördü.
Senem Nine "Yas tutmayı
bırak Çoban Ali. Ağlamakla Ak Benekli'yi geri getiremezsin " dedi.
"Ne yapabilirim nine
?" diye ağlamaya devam etti çocuk.
- Çok şeyler yapabilirsin.
Çok şeyler yapabiliriz Çoban Ali, diye bağırdı nine. Ağaç dikeriz, yeniden
ağaçlandırırız buraları. Yemyeşil orman olur zamanla. Eskisi gibi cıvıl
cıvıl kuşlar öter dallarında o güzelim ağaçların. Ötmez mi Çoban Ali?
Çoban Ali kalktı.
Gözyaşlarını siliyor,
bağırıyordu . "Öter nineciğim, öter nineciğim " diyordu.
Şimdi aradan uzun yıllar
geçti. Dere boyu yine eskisi gibi ağaçlık, yemyeşil orman oldu. Kuşlar
cıvıl cıvıl. Havası mis gibi.
Kimin yolu düşerse, gitsin
baksın. Çoban Ali ile Senem Nine'nin kulübesi hâlâ orada duruyor.
Hatta bazıları Aka
Benekli'nin de meleyişini duyar gibi olduklarını
söylüyorlar.
CİMRİ
Bir zamanlar
cimri bir adam yaşarmış. Öyle cimriymiş ki bütün mallarını altınla
değiştirmiş. Bir çuval altını olunca da gidip bir ağacın dibine gömmüş.
Gelgelelim aklı hep
altınlarındaymış. Onları düşünmekten gözüne uyku girmez olmuş. Yemeden
içmeden kesilmiş. Gece gündüz demez, aklına estiği zaman gider, toprağı
kazarmış. Sonra altınlarını bir bir sayarmış.
Rastlantı bu ya. Oradan
geçen biri olanları uzaktan görmüş. Bakmış ki bu iş her gün tekrarlanıyor,
durumu hemen anlamış.
"Bu adam cimrinin
biri" diye düşünmüş.
Bir zaman sonra bizim cimri
yine toprağı kazmış. Kazmış ama altınlar yerinde yok! Ne yapsın? Başlamış
dövünmeye, çırpınmaya.
Uzun zamandır cimriyi
gözleyen adam dayanamamış.
"Ne var? Ne oldu da
böyle ağlıyorsun?" diye sormuş.
Cimri cevap vermiş:
- Daha ne olsun? Altınlarım
yok olmuş. Hepsi çalınmış!
Olan biteni bilen adam :
- Altının ha varmış ha
yokmuş. Harcayıp yemedikten sonra bir taş al, altın yerine onu göm. Senin
için hiç farketmez, demiş.
GÜRÜLTÜCÜ
ÇOCUK
Gürültücü çocuğu hiç kimse
sevmezdi. Çünkü o kadar gürültü yapardı ki yer yerinden oynardı. Hele
yürürken çıkardığı sesler dayanılacak gibi değildi. O sokağa çıktığı zaman
herkes evine koşar, kapıyı pencereyi sıkı sıkı örterdi.
Bir gün annesi gürültücü
çocuğu ekmek almaya gönderdi.
Gürültücü doğru fırına gidip
bağırdı:
- Bir tane ekmek istiyorum!
Öyle bağırdı ki arabasında
uyumakta olan minik bebek ağlamaya başladı. Bebeğin annesi gürültücüye
dönerek "Ne düşüncesiz çocuksun ! Biraz yavaş konuşamaz mısın
sen?" diye söylendi. Ama bizim gürültücü çocuk hiç akıllanmadı. Eve
dönerken başladı gülmeye. Kahkahaları her yeri çınlatıyordu.
Pencereden genç bir hanım
başını uzatıp gürültücüye seslendi:
- Neden bu kadar hızlı
gülüyorsun? Çocuğum hasta ve başı çok ağrıyor. Sesin onu rahatsız etti.
Haydi git buradan!
Gürültücü çocuk daha da çok
gülmeye , gümbür gümbür sesler çıkarmaya başladı.
Artık ona bir ders vermenin
zamanı gelmişti. Bütün mahalle halkı toplanıp konuştular.
Ertesi gün gürültücü çocuk
ekmek almak için fırına girdi. Her zamanki gibi bağırmaya başladı :
- Bir tane ekmek istiyorum.
Ama fırıncı hiç oralı
olmadı; duymamış gibi davrandı. Gürültücü çocuk daha da bağırdı:
- Bir tane ekmek istiyorum
dedim!
Fırıncı yine ses çıkarmadı.
Gürültücü çocuk çaresiz
fırından çıktı.
Yürürken "takır
tukur"sesler çıkarıyor, ıslık çalıyordu.
Evin önünden geçerken biri
pencereyi açtı ve gürültücü çocuğun başına bir kova soğuk su döktü.
Gürültücü titremekten hiç ses çıkaramaz oldu.
Sonra doğruca evine gidip
olanları düşündü. Çevresine ne kadar saygısızca davrandığını anladı.
O gün bu gündür gürültücü
çocuk bir daha hiç gürültü yapmadı.
ALANCI
Çok, ama çok eskiden, güzel
bir yaz günü kadı efendinin kapısı vuruldu. Gelenler iki kişiydiler.
Hallerinde telaş ve heyecan vardı. Yaşlıca olanı söze başladı..
"- Ey kadı efendi, ey adalet dağıtmakla görevlendirilmiş hâkim!
Lütfen beni dinleyiniz. Bir yıl kadar önce Hacca gitmeye niyetlendim. Yol
hazırlıklarına başladım. Değeri yüksek, kıymetli bir yüzüğüm vardı. Yolda
kaybolmasın diye getirip bu arkadaşa verdim. Çünkü hem kapı komşumuzdu,
hem de ona çok güveniyordum. "Al dedim, bu yüzük sende emanet olarak
kalsın. Dönersem alırım." Sözü fazla uzatmaya gerek görmüyorum
efendim..
Üç gün önce memleketime döndüm. Yüzüğümü istediğimde "Ne yüzüğü,
ben senden hiçbir şey almadım" diye inkar etti. "Şahidin yok,
senedin yok..." diyor. Böyle müslümanlık olur mu kadı efendi..
Yalan
yere yemin etmek, emanete hıyanetlikte bulunmak münafıklık değilse
nedir?.."
Kadı efendi yaşlı adamın sözlerini dikkatle dinledikten sonra genç olana
döndü:
"- Peki dedi, sen ne diyorsun bu iddiaya? Yüzüğü aldın mı
gerçekten?" Genç adam şaşırmış gibi gözükerek:
- Ne diyeyim kadı efendi dedi. Yalan söylüyor. Maksadı sizi aldatmak.
Ben yüzük filan almadım. İftiranın böylesi de görülmüş değil. Tek delili
yok. Tek şahidi yok!"
Kadı efendi bir süre düşündükten sonra yaşlı
adama döndü. Zavallı neredeyse ağlayacak gibiydi..
- Beni dinle dedi. Senin yüzük havaya gitti galiba. Şahidin ve delilin
yok. Söyle bakalım yüzüğü nerede verdin?" Yaşlı adam: - Güneşli bir
gündü diye şöze başladı. Yolun kenarında bir ağaç vardı. Çevremizde de
kimseler yoktu. Orada vermiştim. Ne bileyim böyle inkar edeceğini." -
Yaa, diye mırıldandı kadı. Öyleyse git ve o ağaçtan bana bir dal getir.
Kimbilir, belki Allah o dalları konuşturur da kimin haklı kimin haksız
olduğu ortaya çıkar. Sen gidip gelene kadar bu adam da yanımda
beklesin..."
Yaşlı adam emri yerine getirmek için hemen çıktı. Ne var ki aradan çok
uzun bir zaman geçtiği halde dönmedi. Kadı efendi de, genç adam da
beklemekten sıkıldılar. Sonunda kadı:
-Nerede bu adam diye mırıldandı..Gideli iki saat oldu ama hâlâ
dönmedi?" Genç adam tedbirsiz davranıp söze karıştı:
"- Kanât taksa bile hemen dönemez efendim dedi. Çünkü o ağaç epeyce
uzakta..." Kadı bunları duyunca öfkeyle ayağa fırlayıp bağırdı:
- İşte dedi, yalan söylediğin ve yüzüğü al-
dığın ortaya çıktı. Kurduğun tuzaklar boşa gitti.
Eğer yüzüğü almamış olsaydın, o ağacın ne kadar uzakta olduğunu da
bilmezdin. Gördün değil mi, ağaçlar nasıl konuşuyormuş... Hiç duymadın mı
sen, yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Hemen yüzüğü getirip teslim
et..."
KATI YÜREKLİ ZENGİN
Ayna ayna, güzel ayna
Ayna ayna, şeker ayna
Ayna ayna, cici ayna; kim
neler yaşamış anlat bana…
Ve sevgili aynacık gece
mavisinde başlamış anlatmaya…
Güzel bir ilkbahar
sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin
bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk
çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış,
sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller,
karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler,
sümbüller… birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.
İşte böylesine güzel bir
bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini
açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı
ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.
İlkbaharın, tüm güzelliğini
hediye ettiği bu memlekette herkes güler yüzlü, merhametli, konuksever ve
iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış.
Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların
sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.
Fakat bu memlekette kese
kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam
yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en
ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiç kimseden hoşlanmadığı için hiç
kimse de ondan hoşlanmazmış.
Bir gün elbiseleri
yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı yüreklinin evine varmış,
kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında bir dilenci görünce onu
uyarmak istemiş ve demiş ki;
- Bu evin sahibi çok katı
yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen
iyi olur. Yoksa kalbini kırar.
Hizmetçi dilenciye bu
sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür sesiyle evi inleterek;
- Kimdir beni rahatsız
etmekten çekinmeyen, diye sormuş.
Dilenci elini uzatarak;
- Efendim, ben çok açım. Bir
parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş.
Adam öfkeden ne yapacağını
şaşırarak dilenciye haykırmış:
- Sor bakalım, bu memlekette
benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna.
Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim!
Bu sözleri işiten zavallı
dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş
gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek mümkün mü? Dilenci de merak
etmiş tabiî. Kendi kendine konuşmuş durmuş:
- Ben fakirim, hiç gülmesem
“niye gülmüyorsun” diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil,
açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç
görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş.
İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!
Bu olayın üzerinden yıllar
geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş… Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman
zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın
başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup
bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp
bir parça ekmek için el açmaya başlamış.
Bir gün şehrin sokaklarında
böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin karşısında durmuş. Ve ona bakmaya
başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu günleri hatırından geçirir
gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını çalmış. Kapıyı açan
hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri girmiş. Kısa bir
süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış. Sepeti
dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:
- Olamaz! Siz, siz böyle ne
hallere düştünüz.
Hizmetçinin sesine gelen
evin sahibi, merakla sormuş:
- Ne var, ne oluyor?
Hizmetçi, eskiden yanında
çalıştığı beyin şimdi bir dilenci olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş.
Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu duruma pek şaşırmamış:
- Ben, bir zamanlar onun
kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi
kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiç kimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan
bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin.
Dilenci içeri alınmış,
krallara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam yaptığı hatayı anlayarak;
- Hakkınızı helâl edin
efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım.
Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.
Bu iki insan uzun seneler
beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne
kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş.
Naz FERNİBA
ANKA
KUŞUNUN HİKAYESİ
Rivayet olunur ki, kuşların
hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacının dallarında yaşar ve her şeyi
bilirmiş. Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını
düşünürmüş. Kuşlar dünyasında herhangi bir şey ters gittikçe onlar da
Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe
kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir
ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var
olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte
Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg'un
yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağının tepesindeymiş. Oraya
varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe
doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce Bülbül geri dönmüş,
güle olan aşkını hatırlayıp; papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş
(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış); kartal; yükseklerdeki
krallığını bırakamamış; baykuş yıkıntılarını özlemiş, balıkçıl kil
bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça
sayıları gittikçe azalmış. Altıncı Vadi "şaşkınlık", yedinci
vadi "yok oluş" vadisiymiş. Kaf Dağına vardıklarında geriye otuz
kuş kalmış. Simurg'un yuvasını bulunca öğrenmişler ki "Simurg
Anka","Otuz Kuş" demekmiş. Onların hepsi Simurg'muş. Her
biri de “Simurg”muş...
CEYLAN,
KAPLUMBAĞA, FARE ve KARGA (MASAL)
Bir
varmış, bir yokmuş; hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede
ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş.
Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş.
Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, halinden çok mutluymuş. Ancak
birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış
ortaya . Tabii arkasındanda bir insan gelmiş . Köpek ve adam geyiğin
peşinden koşmaya başlamış.Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar.
Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayı hazırlayan fare bakmış
arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek :
-Neden ,demiş hep dörtken bu gün üçüz? Ceylan arkadaşımız bizi unuttu mu
dersiniz?
-Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga
gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın
yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru
olmaz.
Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı
aramaya başlamış. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi?
Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber
vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekleyecek, diğer ikisi
ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabi ki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile
karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep
dostlarındaymış. Sonunda oda çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga
ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış.
Avcı oraya gelip ağları parçalanmış, tuzağı da bomboş görünce küplere
binmiş.
Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına
koymuş. -Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile
yetinelim.
Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve
fareye anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl
kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan,
avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen
onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı
yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen
koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış.
Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine.
Yazar: Makbule Bilgi
KAR TANESİ
Bir varmış,bir yokmuş...
Eski çağlarda, kuzey ülkelerinden birinde, ormanlar içindeki küçük bir
köyde, Daniel adında bir çiftçi ve Anna adındaki karısı yaşıyorlarmış.
Artık genç sayılmayacak yaşa gelmiş oldukları halde, Daniel ve Anna'nın
çocukları yokmuş. Halleri vakitleri yerinde olduğundan, çocuksuz olmak,
karı kocayı çok üzmekteymiş. Ama her ikisi de iyi kalpli insanlar
oldukları için, yalnızlıklarını gidermek için türlü yollara sapar, huysuz
ihtiyarlar gibi yaşamazlarmış.
Daniel ve Anna, köyün bütün
çocuklarına sevgi gösterir, her fırsatta komşu çocuklar için pastalar
yapar, onları evlerinde misafir eder ve ağırlarlarmış. Ayrıca evlerinde
altı tane kedi, dört tane de köpekleri varmış. Yalnız ev hayvanlarına
değil, ormanda yaşayan yaratıklara da iyi davranırlarmış. Bütün bunlara
rağmen, yaşlı karı koca, bir çocukları olsa daha da mutlu olacaklarını
düşünmekten kendilerini alamazlar mış. Bir kış günü, Daniel ve Anna'nın
yaşadıkları köyü karlar kaplamış. O kadar kar yağmış ki,evlerin kapıları
dışarda biriken kar yüzünden açılamaz olmuş. Çiftçiler bütün kış
hazırlıklarını yazdan yapmış oldukları için evlerine çekilmiş, burunlarını
bile dışarı çıkarmıyor, gürül gürül yanan ocaklarının karşısın da oturup
pencerelerinden dışarı bakıyorlarmış. Çiftçi çocukları ise, kar yağmaya
başlayınca sabırsızlan mışlar.Bir önceki senenin kışında kar ve buzla
kaplı oyun yerlerinde oynadıkları oyunları hatırlıyor ve dışarı çıkmak
istiyorlarmış.
Nihayet ertesi günü kar
dinince artık çocukları evde tutmak mümkün olmamış. Her tarafı diz boyu
karla kaplı olan bahçeler, sabahın erken saatlerinde irili ufaklı
çocuklarla dolmuş. Kimisi kar topu oynamaya, kimisi kayak kaydırmaya,
kimisi de kardan adam yapmaya başlamış.
Daniel ve Anna pencerelerinden çocukları seyrederken kendileri de dışarı
çıkıp karlar arasında oynamak hevesine kapılmışlar. Üstlerine kalın
elbiseler giyip bahçeye çıkmışlar.
Yumuşak, temiz bir halı gibi
ayakları altında ezilen karın içinde gezmek bile başlı başına bir eğlen
ceymiş. Karı koca, arkalarından köpekleri koşturarak bahçede kovalamaca
oynamışlar.
Bir müddet sonra yorulmaya başlayınca daha az hareketli bir oyun
oynamaya karar vermişler. Komşu bahçede çocukların yaptığı kocaman bir
kardan adama gözleri ilişen Anna, ellerini çırparak bağırmış:
--Daniel buldum... Değişiklik olsun diye biz de kardan bir kadın
yapalım.
Daniel başını sallayarak itiraz etmiş:
--Hayır... Kardan bir çocuk yapalım.
Anna bu fikri çok beğenmiş. Hemen küçük bir kartopunu yerde yuvarlayarak
büyütmüş ve bir kenara ayırmışlar. Bir yuvarlak kartopuna küçük kol ve
bacaklar uydurmak için karları avuçlayıp şekil vermişler. Sonra daha küçük
bir kartopundan da baş yapıp gövdenin üstüne oturtmuşlar. Usul usul kar
parçasını yontarak kardan güzel bir çocuk yapmışlar. Çocuğun gözleri
yerine iki yuvarlak kömür parçası, burnu yerine koni şeklinde bir küçük
havuç, saçı yerine de bir tutam siyah at kılı yapıştırmışlar. O zaman
kardan çocuk daha da güzelleşmiş.
İşin sonlarına doğru üşümeye
başladığı için artık içeri girmeyi düşünen Anna,birden elinin üstünde ılık
bir nefesin sıcaklığını hissetmiş. Hemen başını çevirip bakmış. Bir de ne
görsün?.. Küçük kardan çocuğun gözleri beyaz karların arasında pırıl pırıl
parlayıp dönmüyor mu?
Anna heyecanla kocasına
seslenmiş:
--Daniel.. Hayal mi görüyorum? Bu kardan bebeğin gözleri oynuyor gibi
geldi bana..
Ama Anna hayal görmüyormuş, gerçekten de kardan çocuk canlanmış. Daniel
kollarını kardan çocuğun boynuna dolayıp onu sevmek isteyince,
parmaklarının değdiği yerlerden, inceli kalınlı, sıva gibi kar
parçacıkları dökülmüş. Bu döküntüler, tıpkı bir yumurtanın kabuğuna
benziyormuş. Kabukların için den küçük, çok güzel bir kardan bebek çıkmış.
Bebek gülüyor, sesler çıkarıyor ve kıpırdanıyormuş. Anna hemen atılıp
bebeği etekliğine sarmış:
--Çabuk içeri gidelim
Daniel, diye bağırmış. Tanrı dileğimizi kabul etti ve bize bir çocuk
verdi. Ama onu hiç kimseye göstermeyelim. Köy halkı kardan yaptığımız bir
bebeğin canlandığını duymasın..
Heyecanla hemen evlerine kapanmışlar. Kardan kızlarının adını "kar
tanesi" koymuşlar. Bu isim ona çok da yakışıyormuş, çünkü bütün
vücudu kar kadar beyaz olan bebeğin yalnız saçları ve gözleri siyahmış.
Kar tanesi o kadar çabuk büyüyormuş ki bir hafta içinde on üç yaşlarında
bir kız kadar gelişmiş, büyümüş. Anna komşu kadınlara kar tanesini
yeğenleri olarak tanıtmış. Kar tanesi gün geçtikçe büyüyor, güzelleşiyor
ve bütün köylüler tarafından çok seviliyormuş. Her gün köyün çocukları kar
tanesiyle oynamak için evlerine geliyormuş.
Bahar ayları yaklaştıkça,
çocuklar başka oyunlar oynamaya başlamış. Ama kar tanesi kışın olduğu
kadar neşeli görünmüyormuş. Durumu farkeden Anna ve Daniel telaşlanmaya
başlamışlar, çünkü kar tanesi artık her zamanki gibi yemek de yemiyormuş.
Anne ve baba çocuğa sordukları halde bir cevap alamamışlar. Kar tanesi
bahar boyunca gölgeli ve serin yerlerde tek başına dolaşmış ve her gün
biraz daha solmuş. Yaz ayları gelip çattığında ise kar tanesi evden dışarı
çıkmak istemiyor, davetleri reddediyormuş.
O ülkede her sene yaz ortası
büyük bir bayram yapılırmış. Yaz bayramı günü gelince, Daniel ve Anna,
yanlarına kar tanesini alarak bayram yerine gitmişler. Ormanın orta
yerinde, ağaçlık ve çimenlik bir alana yerleşmişler. Bütün köy halkı
ordaymış. Herkes gülüp oynuyor, eğleniyormuş. Yalnız kar tanesi günün
güneşli olduğu saatler boyunca hiç bir eğlenceye katılmamış. Serin bir
ağaç gölgesinde oturmayı tercih etmiş. Ortalık karardığı zaman,
arkadaşları gelip kar tanesini saklandığı yerden almış ve oyuna
götürmüşler. Ormanın açıklık bir yerinde kocaman bir ateş yakılmış. Bütün
çocuklar ateşin üstünden atlayarak sevinç çığlıkları atmaya başlamışlar.
Kar tanesi bu oyunu
seyretmekle yetinmiş. Arkadaşlarına katılmayı düşünmüyormuş ama öbür
kızlar zorla kar tanesini ateşin yanına götürmüşler. Sıra kar tanesine
gelince, arkalarından gelen bir "Ahh" sesi duymuşlar. Dönüp
bakınca hiç bir şey görememişler. Kar tanesinin aralarında olmadığını
görünce onun ailesinin yanına gittiğini sanmışlar. Oysa bu sırada Daniel
ve Anna da kar tanesini arıyorlarmış. Bütün bir gece herkes kar tanesini
aramış ama bulamamışlar. Üzüntü içinde evlerinin yolunu tutmuşlar.
Bir gece, kar tanesinin
kayboluşundan bir ay kadar sonra, Anna'nın uykusu kaçmış. O sırada korkunç
bir fırtına başlamış. Rüzgar çatıları sarsıyor, pencereleri çarpıyormuş.
Hava birden bire soğumuş Karı koca oturup fırtınanın dinmesini beklerken,
pencereden bir tıkırıtı duyulmuş. Ne olduğunu anlamaya çalışan Anna ve
Daniel, kar tanesini pencereden kendilerine bakarken görmüşler. Hemen
koşup kızlarını içeri almak istemişler, ama kız gülerek karşı koymuş.
Onlara demiş ki:
--Ev çok sıcak. Sizin çok sevdiğiniz yaz aylarından ben hoşlanmıyorum.
Ben kardan yapılmış olduğum için sıcağa dayanamıyorum. Yaz bayramında
ateşin üstünden atlarken eriyip yok olmuştum. Benim için ne kadar
üzüldüğünüzü gördüğüm halde, gelip sizinle birlikte yaşayamadım. Bu günkü
fırtına benim amcamdır. Ondan rica ettim, havayı biraz soğuttu. Ben de
sizi görmeye geldim. Yaz aylarında sizinle birlikte oturmama imkan yok.
Ama kış gelip de ilk kar düşünce, kardan bir çocuk yaparsınız, yine sizin
yanınıza gelirim.
Bu sözleri gözleri yaş dolu
olarak dinleyen Anna, kış gelene kadar beklemeye razı olmuş. Ama Daniel'in
aklına daha iyi bir fikir gelmiş.
--Senin bütün korkun sıcak
havalardan ve güneş ışığından değil mi kar tanesi? diye sormuş. Kız evet
demek ister gibi başını sallamış. O zaman Daniel şunları söylemiş.
--Öyleyse yarından tezi yok,
evimizi ve tarlalarımızı satıp, daha kuzeyde, daha soğuk bir yere
taşınıyoruz. Kışın yılda on ay sürdüğü o kuzey ülkelerinde, yaz aylarında
bile kar vardır. Orada bizimle beraber yaşarsın değil mi?
Bu fikir kar tanesinin çok
hoşuna gitmiş. Sevinçle ellerini çırpmış.
Aradan bir ay geçtikten
sonra, Daniel ve Anna, kuzeyde, soğuk bir yere, halkı balıkçılık ve
avcılıkla geçinen bir köye taşınmışlar. Aynı gün, kar tanesi onların
yanına gelmiş. Hep birlikte yaşamış ve ömürlerinin sonuna kadar mutlu
olmuşlar.
Bu masaldan alınacak ders:
Eğer insanlar çok güçlü bir sevgi bağıyla birbirlerine kenetlenmişlerse;
birlikte olabilmek ve mutlu yaşayabilmek için önlerine çıkan her engeli
kolayca geçerler.
İKİ KURBAĞA
Biri beyaz, diğeri siyah
renkteki kurbağanın huy ve mizacı tıpkı renkleri gibi zıtmış. Ak kurbağa
ne kadar iyimserse Karakurbağa o kadar kötümsermiş. Ak kurbağa bir şeye
“ak” mı dedi; o hemen atılıp “kara” dermiş. Her şeyin olumsuz tarafını
görmeye o kadar alışmış ki, gördüğü her şeyi eleştirmeyi neredeyse meslek
haline getirmiş. Yağmur yağsa, Karakurbağa:
“Offff! Olacak şey mi şimdi
bu?” diye şikayete başlarmış. “Yağmurda ne derenin tadı olur, ne de
ortalıkta avlayacak sinek bulunur. Nefret ediyorum yağmurdan!”
Arkadaşının aksine her şeyin
güzel tarafını görmeyi seven Akkurbağa cevap vermeden edemezmiş:
“Haksızlık etme lütfen! Sırf
senin keyfin bozuldu diye güzelim yağmura niye düşman oluyorsun ki? Hem
söylesene, yağmur yağmasa bizim evimiz-yurdumuz olan dereler, sazlıklar,
bataklıklar kalır mı ortada?”
Elbette o, bu sözlerini
tamamlayamadan Karakurbağa atılırmış:
“Tamam tamam, bay çok bilmiş
kurbağa! Biliyor musun, sen tam da insanların sözünü ettiği şu Polyanna'ya
benziyorsun. Mutluluk rolü oynayacağım diye saçma sapan sözler ediyorsun.
Hani, uçurumdan aşağı düşsen, ‘bak ne güzel uçuyorum' diyeceksin
neredeyse. Azıcık gerçekçi olsana ya canım!”
Akkurbağa genelde bu tür
tartışmaları uzatmak istemez ve şöyle dermiş:
“Gerçeği görmek için asıl
kendi kötümser bakışını terk etmelisin.”
İşte böyle iki zıt kutupmuş
bu iki kurbağa...
Günlerden birgün canları
sıkılınca derenin yakınındaki köye doğru gitmeye karar vermişler.
Akkurbağa:
“İstersen fazla
yaklaşmayalım, biliyorsun yaramaz çocuklar bizi görürse canımızı
acıtabilirler” dediyse de, Karakurbağa ısrar etmiş:
“Akşamın bu karanlığında
çocuklar bizi nereden görecek Allah aşkına! Şu en yakındaki evin oraya
kadar gidelim, sonra geri döneriz. Korkaklığı bırak şimdi.”
Akkurbağa, korkaklıkla
suçlanmaktan çekindiğinden, çaresiz kabul etmiş. Köye girmişler ve evin
yanına gelmişler. Akkurbağa sıkıntılı bir vıraklama ile “Hadi, artık
dönelim, içimde kötü duygular var!” demiş demesine, ama Karakurbağa
heyecanla atılmış:
“Gel bir oyun oynayıp öyle
dönelim. Şuradaki yüksek kovayı görüyor musun? İkimiz aynı anda üstünden
zıplayacağız. Bakalım yarışmayı kim kazanacak?”
“Akşamın bu vaktinde bırak
böyle çocuklukları lütfen!” diye itiraz edecek olmuş Akkurbağa, ancak
yaramaz arkadaşı bir türlü fikrinden vazgeçmemiş. Hatta “Dediğimi
yapmazsan, seninle artık arkadaş olmam!” diye tehdit bile savurmuş. Bunca
yıllık arkadaşını kaybetmek istemeyen Akkurbağa bu teklifi de istemeye
istemeye kabul etmiş.
İki kurbağa hızla koşup
zıplamışlar. Ama ne olduysa o zaman olmuş ve tam kova dedikleri şeyin
üzerinde çarpışıp içine düşmüşler! Acı gerçeği o zaman anlamışlar:
üzerinden atlamaya çalıştıkları o şey, yarısına kadar dolu kocaman bir süt
güğümü değil miymiş meğer!
Yorulana kadar giriştikleri denemelerin sonucunda başka bir gerçeği daha
anlamışlar: Güğümün kenarları zıplayıp çıkmalarına imkân vermeyecek kadar
yüksekmiş. Karakurbağa ümitsizlik içinde haykırmış:
“Mahvolduk! Buradan çıkmamız
mümkün değil! Bu güğümün içinde ölüp gideceğiz.”
“O kadar kolay pes etme
bakalım” diye karşılık vermiş Akkurbağa. “Çıkmadık candan ümit kesilmez.
Kim bilir, hiç ummadığımız bir anda imdadımıza yardımsever bir el yetişir
belki de.”
Karakurbağa acı bir kahkaha attıktan sonra şöyle demiş:
“Benim kurbağa Polyannam!
Neler sayıklıyorsun sen? Bari böylesi bir haldeyken hayal görmekten
vazgeç.”
“Ben hayal filan görmüyorum.
Nasıl bilmiyorum, ama buradan kurtulacakmışız gibi bir his var içimde.
Kendini koyuverme sakın!”
Ne yazık ki, Karakurbağa'nın
ümitsizliği her geçen dakika bütün kalbini daha çok kaplamış ve
ümitsizliği arttıkça bacaklarındaki güç ve kuvvet de azaldıkça azalmış. Ve
en sonunda:
“Bacaklarımda derman
kalmamış. Hakkını helal et kardeşim!” deyip sütte yüzmekten vazgeçmiş.
Bir-iki dakika sonra da son nefesini vermiş...
Akkurbağa arkadaşının bu
kadar kolay vazgeçip ölmesine çok üzülmüş, fakat ümidini hiç yitirmemiş.
Sürekli şu şekilde yalvarmış Allah'a:
“Darda kalanların sesini
ancak Sen duyar, onların imdadına ancak Sen koşarsın! Senin rahmet ve
şefkatin süt güğümüne düşmüş zavallı bir kurbağaya da yetişir elbet!
Kurtar beni Allahım!”
Akkurbağa bu şekilde
yalvarırken, bir taraftan da sebebini bilmeden sütün içinde var gücüyle
çırpınmış. Karanlıkta, yapayalnız, çaresiz, ama hiç ümitsizliğe
düşmeden... çırpınmış, çırpınmış… Bu hal dakikalarca devam etmiş. Bir ara
arka tarafından ayağına birşey çarpmış. Dönüp baktığında bunun irice bir
tereyağı topağı olduğunu görmüş. Oraya nereden geldiğini düşününce, bu
tereyağının farkında olmadan kendi çırpınışlarıyla meydana geldiğini
anlamış. Gözleri sevinçle parlamış, çünkü bu onun kurtuluş vesilesi
olabilirmiş!
Azalmaya yüz tutan gücü,
ummadığı kadar artmış. Bu defa niçin yaptığını bilerek bacaklarını yine
çırpıp durmuş. Bir saat kadar sonra tere yağ topağı o kadar büyümüş ki,
onun üstüne basıp zıpladığı gibi güğümün dışına atlamış ve ilk sözü şu
olmuş:
“Rahmetinden ümidimi
kestirmediğin ve imdadıma yetiştiğin için Sana şükürler olsun Allah ım!”
YİĞİT İLE
BABASI
Bir zamanlar yaşlı bir
adamcağızın bir tek oğlu varmış. Bu oğlan yiğit mi yiğitmiş. Gözü hiçbir
şeyden yılmazmış. Ava çıkmayı da çok severmiş.
Günlerden bir gün delikanlı ormana avlanmaya gitmiş. Gitmiş ama yaşlı
babasının içine bir ateştir düşmüş. Bütün gün "Ya aslanın biri oğlumu
parçalarsa?" diye düşünmüş durmuş.
Akşam olmuş; genç yiğit avdan dönmüş. Yaşlı adam kuşkularını oğluna
anlatmış.
- Seni arslan parçalayacak diye çok korkuyorum. Ava çıkmanı istemiyorum,
demiş.
Delikanlı ne kadar karşı çıksa da yaşlı adam büyük bir ev yaptırıp
oğlunu oraya kapamış. Oğlan ne bir daha dışarı çıkabilmiş, ne de ava
gidebilmiş.
Adam oğlunun canı sıkılmasın diye evin bütün duvarlarını hayvan
resimleriyle donatmış.
Zavallı delikanlı çaresiz, bu resimlere bakar avunurmuş.
Bir gün arslan resminin önünde durmuş; eski günleri düşünmüş. Arslan
resmine bakıp "Senin yüzünden eve kapatıldım. Hiçbir yere
çıkamıyorum. Ne yapsam da senden öcümü alsam?" demiş. Aynı anda da
arslanın gözüne bir yumruk atmış.
Ama duvardaki bir çivi eline batmış; canı çok acımış.
Ertesi gün delikanlının eli şişmiş. Ateşlenip yataklara düşmüş. Zavallı
o günden sonra bir türlü iyi olamamış. Sonunda da ölmüş.
Babası yaptığı hatayı anlamış.
- Ne yaptım ben? Oğlumu gerçek arslandan korudum; bir arslan resmine
yenik düştüm, demiş.
Demiş ama iş işten geçmiş.
KİBİRLİNİN
BURNU
İyi kalpli vezir, ülkenin
sultanı
ile iyi geçiniyor, halkın sorunlarına çare bulmaya çalışıyordu.
Onun başarısı
etraftaki bazı arkadaşlarının kıskançlığı sonucu istenmedik
davranışlara
yol açıyordu.
Yine bir gün iyi kalpli Sultan ile Veziri konuşuyorlardı.
Sultan:
-Kötü insana kendi kötülüğü yeter. Başka bir şey yapmaya gerek
yok!"derler.
Ne güzel söz değil mi? dedi.
-Evet efendim! Gerçekten öyle, dedi Vezir.
Biraz sonra, Vezir dairesine gitti. Birçok iş sahibi onu
bekliyordu. Hepsinin
işini sıkılmadan güler yüzle halletti.
Vezir akşam evine vardı. Hanımı ve çocuklarıyla yemek yedi. İnsan
vezir
de olsa hanımını ve çocuklarını ihmal etmemeliydi. Yemekten sonra
hanımına
ve çocuklarına günü nasıl geçirdiklerini sordu. Onlara sevgi
gösterdi.
Hep beraber yatsı namazını kıldılar. Cemaat oldular. "Cemaat
olursa
namazın sevabı daha fazla olur" dedi iyi kalpli Vezir. Sonra
Kur'an-ı
Kerim okudu. Ardından herkez yatağına çekildi.
Ertesi gün, onu kıskanıp kötülük yapmayı düşünen bir arkadaşı
ziyaretine
geldi. Kendisini Sultan'la görüştürmesini rica etti. Kalbinde
kötülük
olmayan Vezir de "Hallederiz"dedi.
Biraz sonra arkadaşı, Sultan'ın huzuruna çıkarılmıştı bile. Adam
şöyle
konuştu:
-Muhterem Sultanımız. Sizin bu Vezir'iniz benim yakın
arkadaşımdır. Fakat
maalesef kendisini sizden bile büyük görüyor. Çok kibirli...
-Ne diyorsun?
-İnanmassanız dikkat edin. Sizinle konuşurken burnunu tutacak.
Kibir ve
gururdan başını öteki tarafa çevirecektir!..
-Olur mu öyle şey?
-Deneyin, göreceksiniz efendim...
Konuşması bitti, dışarı çıktı. Vezir gülüyordu. Arkadaşı ona dedi
ki:
-Beni Sultan'la görüştürdüğün için çok teşekkür ederim. Ben de
seni öğle
yemeğine davet ediyorum.
-Canım ne lüzum var?
-Gelmezsen darılırım. Yoksa bizim yemeklere tenezzül etmiyor
musun?
Vezir mecburen ziyafete gitti. Ziyafette bol soğanlı, sarımsaklı
çorbalar,
mantılar yendi içildi...
Yemekten sonra Vezir, hızla saraya döndü.
Öğleden sonra birçok işi vardı. Bir ara Sultan'ın çavuşu geldi.
Sultan'ın
kendisini hemen beklediğini haber verdi.
Sultan'ı ayakta gören Vezir:
-Efendim beni emretmişsiniz, dedi.
-Yaklaş... Yanıma yaklaş, sana bir şey vereceğim.
Vezir yaklaştı. Fakat ağzı soğan sarmısak kokmasın diye, eliyle
ağzını
kapattı. Sultan ona eğildikçe, Vezir başını çeviriyordu. Sultan
çok üzüldü.
´´Demek söylenenler doğruymuş`` diye düşündü. Masanın üzerinde
kapalı
bir şekilde duran zarfı aldı, ona verdi.
- Bunu kendi elinle başvezire teslim eyle!..
Sultan böyle emirnameler ile sevdiklerini elçi tayin ederdi. Vezir
hayırlı
işte acele edeyim diyerek derhal yola koyuldu.
Yolda yine arkadaşını gördü. Arkadaşı merak etti. O da her şeyi
anlattı.
-Sultan heralde çok sevdiği birisine yardım ediyor ki böyle acele
etti.
Elden emirname gönderiyor, dedi.
Arkadaşı yine çok rica etti. Sabahleyin bende ondan böyle bir şey
istedim.
Belki benim için yazılmış bir emirdir. Ne olur bana ver de kendi
elimle
götüreyim diye yalvardı. Vezir kabul etti. Nasıl olsa ´´İyi
arkadaşım
olduğunu Sultan biliyor kızmaz`` diye düşündü. Biraz sonra
"Başvezir"
mektubu okudu şunlar yazılıydı. -Bu mektubu sana getireni derhal
öldüreceksin,
sonra da "kibirli burnunu kesip" saraya yollayasın!..
Baş Vezir
tereddüt etmeden, "emri" yerine getirdi. Akşam üzeri
Veziri
gören Sultan pek şaşırdı!
-Sen burada ne arıyorsun? diye sordu.
O da yolda arkadaşına rasladığını ve olanları anlattı.Tam
konuşurlarken
çavuş yanlarına geldi. Elinde kapaklı tabak tutuyordu.
-Bunu "başvezir" yolladı efendim, dedi.
Kapağı açtılar içinden kocaman bir insan burnu vardı. Yanındaki
kağıtta
şunlar yazılıydı:
"Kibirli Burnu"
Sultan artık dayanamadı, sordu:
-Sen bugün bugün başını neden uzaklaştırıyordun?
Vezir güldü:
-Ağzımın kokusu sizi rahatsız etmesin diye efendim. Öğle yemeğine
arkadaşım
davet etmişti. Fazlaca soğan sarmısak yemiştik.
Sultan hem sevindi hem üzüldü ve şunları mırıldandı:
Kötü insana kendi kötülüğü yetişir.
AKILLI
ÇOBAN
Eski çağlarda Şahimerdan
isimli
bir hân yaşarmış. Hân, bir gün bütün halkı toplamış ve onlara
şöyle bir
vazife vermiş:
-Şu soruların cevabını en kısa zamanda bulun: Doğu ile batının
arası kaç
günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor? Bu iki sorunun cevabını üç
gün
içinde bulamazsanız hepinizin boynunu vururum!..
Hânın fermanına uymak lâzım, yoksa sonunda ölüm var. Ahali, üç gün
düşünmüş
taşınmış; fakat soruların cevabını bulamamış. Verilen üç gün
bittikten
sonra cellatlar, halkı sorgu alanına toplamışlar. Fakat, hânın
sorularının
cevabını hiç kimse bilmiyormuş. Yüce dağın eteklerinde koyun güden
bir
çoban, ahalinin müşkül hâlini görmüş. Yoldan geçen bir atlıya ne
olup
bittiğini sormuş. Yolcu şöyle demiş:
- Hân, halkına ‘Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu
anda
ne yapıyor?’ diye iki soru sordu. Soruların cevabını bulmak için
de üç
gün mühlet verdi. Bugün belirlenen vakit bitti. Fakat, henüz hiç
kimse
soruların cevabını bulabilmiş değil. Halkın böyle yorgun, bitkin
ve üzgün
olmasının sebebi ise ölüm korkusu...
Çoban, bu üzücü durumu öğrendikten sonra atın terkisine binmiş ve
ahalinin
toplandığı sorgu alanına gelmiş. Bütün halk toplandıktan sonra
hân, tahtına
oturmuş:
- Sorularımın cevabını bulan huzuruma gelip cevap versin. diye
buyruk
vermiş.
Meydana toplananların başları öne eğilmiş, ödleri kopmuş korkudan.
Herkes
‘Sonumuz geldi.’ diye düşünürken, üstünde ak kaftanı, başında eski
püskü
başlığı ile bir genç, kalabalığı yara yara öne çıkmış:
-Hakanım, sorularınızın cevabını ben buldum, diyerek hânın
huzuruna varmış.
Bu durumu gören ahali, şaşkınlıktan âdeta donakalmış.
-Sorulara doğru cevap veremediğin takdirde başını alacağımı
biliyorsun,
değil mi?” diye sormuş hân, sert bir tavırla.
- Biliyorum, sultanım...
- Öyle ise söyle bakalım: Doğu ile batının arası kaç günlük
yol?
- Yalnızca bir günlük yol, hakanım.
- Nereden biliyorsun öyle olduğunu?
- Eğer doğu ile batının arası iki günlük yol olsaydı, güneş yarı
yolda
kalırdı. Fakat öyle olmuyor; güneş sabahleyin doğudan doğuyor,
akşamleyin
de batıdan batıyor. Demek ki bu mesafe sadece bir günlük
yol...
Bundan sonra hân;
-Allah şu anda ne yapıyor?” diyerek ikinci sorusuna geçmiş. Çoban
bu sefer
şöyle cevap vermiş:
- Hakanım, tahttan inerek yerinizi bana verin. Yerinize geçerek
cevap
vermek istiyorum.
Hân, çobanın bu ricasını kabul etmiş; yerinden kalkarak aşağı
inmiş. Delikanlı,
tahtın üstüne çıkarak ahalinin de işiteceği şekilde şöyle
demiş:
- Yüce Allah, şu anda çobanı hânlığa, hânı da çobanlığa tayin
ediyor.
Hân, delikanlının bu cevabını da kabul etmiş. “Böyle hazırcevap
olana
baskı yapılmaz, demiş ve meydana toplanan halkı da dağıtmış.
O günden sonra halk, çobana büyük saygı göstermeğe başlamış. Bir
müşkülü
olan ondan akıl sorar olmuş.
PADİŞAH VE
İHTİYAR
Çok soğuk bir kış günü
padişah,
tebdil'i kıyafet gezmeye karar vermiş.
Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan
yaşlı
bir adam görmüşler.
Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.
Padişah,
ihtiyarı selamlamış.
" Selamünaleyküm ey pir'i fani..."
" Aleykümselam ey serdar'i cihan..." Padişah sormuş.
" Altılarda ne yaptın ?"
" Altıya alti katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..."
Padişah gene
sormuş.
" Geceleri kalkmadın mi ?"
" Kalktık. Lakin, ellere yaradı." Padişah gülmüş.
" Bir kaz göndersem yolar mısın ?"
" Hem de ciyaklatmadan..."
Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar.
Padişah
başvezire dönmüş.
" Ne konuştuğumuzu anladın mı ?"
" Hayır padişahım..." Padişah sinirlenmiş.
" Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni
alırım."
Korkuya
kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla
dere
kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada calışıyor..
" Ne konuştunuz siz padişahla..." Adam, başveziri şöyle
bir
süzmüş.
" Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın
söyleyeyim.."
Başvezir, yüz altın vermiş.
" Sen padişahı, serdar'i cihan, diye selamladın. Nasıl
anladın
padişah olduğunu?"
" Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası
giyemezdi."
Vezir kafasını kaşımış.
" Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne
demek."
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
" Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış
günü
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı
ay
da kış
çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim." Vezir bir soru daha
sormuş...
" Geceleri kalkmadın mı ne demek ?"Adam bir yüz altın
daha almış.
" Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız.
Evlendiler,
başkasına yaradılar, dedim." Vezir gene kafasını
sallamış.
" Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..." Adam
gülmüş.
" Onu da sen bul..." |